Ankara’da öğretmen fabrikası kuruldu!

Yıllardır öğretmen atama sistemi üzerinde yapılan her değişiklik “nitelik artışı” gerekçesiyle savunuldu. Her yeni model, bir öncekinin eksiklerini gidereceği iddiasıyla kamuoyuna sunuldu. Oysa sahada biriken tablo farklıdır. KPSS süreçleri, mülakat tartışmaları, puan üstünlüğüne rağmen yaşanan hayal kırıklıkları, ertelenen evlilikler, dağılan planlar, ekonomik sıkışmışlık… Öğretmen adayları zaten uzun süredir ağır bir belirsizlikten geçmektedir.

Şimdi yeni bir aşama getiriliyor: Akademik Giriş Sınavı ve ardından Ankara’da aylar sürecek Öğretmenlik Akademisi süreci.

Diploma var. KPSS var. AGS var. Buna rağmen mesleğe doğrudan başlatılmayan, Ankara’da uzun bir programa alınan bir öğretmen adayı… Bu çok katmanlı yapı ister istemez şu soruyu doğuruyor: Amaç gerçekten niteliği artırmak mı, yoksa nihai kararı idari takdir alanında tutmak mı?

Bir genç düşünün. Üniversiteyi bitirmiş. Alan derslerini almış. Pedagojik formasyonunu tamamlamış. Devletin yaptığı merkezi sınava girmiş. Başarmış. Ardından yeni bir sınava daha girmiş, onu da geçmiş. Buna rağmen hâlâ “hazır” kabul edilmiyor. Ankara’ya çağrılıyor. Aylar sürecek bir programa alınacağı söyleniyor. Süreç sonunda yeniden değerlendirileceği ifade ediliyor.

İşte tam bu noktada güven sorunu başlar.

Çünkü bir sistem ne kadar çok aşama üretirse, o kadar çok takdir alanı oluşturur. Takdir alanı genişledikçe, liyakat tartışması büyür. Geçmişte mülakat uygulamaları üzerinden yaşanan tartışmalar hafızalardadır. KPSS puan üstünlüğüne rağmen farklı sonuçların ortaya çıkması, kamu vicdanında ciddi yaralar açmıştır. Şimdi benzer bir belirsizlik “akademi” adı altında yeniden inşa edilirse, bu yalnızca sistemi karmaşıklaştırır; güveni artırmaz.

Üstelik meselenin yalnızca hukuki değil, idari ve ekonomik boyutu da vardır. Binlerce kişiyi Ankara’da aylarca sürecek bir programa almak başlı başına bir planlama sorunudur. Barınma nerede sağlanacaktır? Öğretmenevleri mi, yurtlar mı, misafirhaneler mi? Ödenecek ücret ne olacaktır? Bu ücret büyükşehir koşullarında yaşamaya yetecek midir? Adaylar hangi statüde bulunacaktır? Kadrolu memur mu sayılacaklardır, yoksa geçici bir kursiyer mi? Süreç sonunda atanamayan bir adayın aylarca süren emeğinin hukuki ve mali karşılığı ne olacaktır?

Bu soruların net cevabı olmadan başlatılan bir uygulama, reform değil risk üretir.

Kamu görevine giriş anayasal güvence altındadır. Ölçütler açık, objektif ve kanuni olmak zorundadır. Diploma almış ve sınav kazanmış bir adayın yeniden eleme ihtimali içeren uzun bir sürece tabi tutulması ölçülülük ve hukuki güvenlik ilkelerini tartışmalı hale getirir. Bu nedenle sürecin Anayasa Mahkemesi denetimine taşınması hukuken meşru bir yoldur. Çünkü mesele yalnızca birkaç adayın mağduriyeti değil; kamuya giriş rejiminin bütünüdür.

Ancak burada bir noktayı daha belirtmeden geçemeyeceğim.

Üniversitelerde bu diplomaları veren akademisyenler… Yetiştirdiğiniz, mezun ettiğiniz gençler bugün belirsizlik içinde bekliyor. Eğer verdiğiniz diploma mesleğe giriş için yeterli değilse, bunu açıkça söylemek gerekir. Eğer yeterliyse, bu belirsizliğe karşı söz almak gerekir.

Bu sessizlik dikkat çekicidir.

Eğitim fakülteleri yalnızca diploma dağıtan kurumlar değildir. Onlar öğretmenlik mesleğinin akademik teminatıdır. Mezunlarının hukuki ve mesleki statüsü tartışmaya açıldığında, üniversitelerin tamamen suskun kalması düşündürücüdür. Akademi, yalnızca ders anlatan değil; gerektiğinde mesleğinin itibarını savunan bir kurumdur.

Hükümete ve Milli Eğitim Bakanlığı’na düşen görev ise daha açıktır: Öğretmen atama sistemini sadeleştirmek ve güven tesis etmek. Çok aşamalı, yorucu ve idari takdir alanını genişleten modeller güven üretmez. Aksine, kamuoyunda “istenen kişiyi istenen yere atama” kuşkusunu besler. Bu kuşku oluştuğu anda sistem zedelenir.

Eğitim sistemi siyasi mühendislik alanı değildir. Öğretmen, idari deneylerin öznesi değildir. Eğer gerçekten liyakat esas alınacaksa, o zaman tek aşamalı, şeffaf, denetlenebilir ve kesin bir model kurulmalıdır. Diploma ve sınav süreçleri sembolik hale getirildiğinde yalnızca gençlerin değil, devletin de itibarı aşınır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir belirsizlik değil, güven veren bir netliktir. Üniversiteler konuşmalıdır. Bakanlık açıklık sağlamalıdır. Hükümet kamuoyuna açık ve ikna edici bir çerçeve sunmalıdır.

Çünkü eğitim sistemi, sessizlikle değil; sorumlulukla ayakta durur.

{ "vars": { "account": "UA-108757569-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }