Bugün 24 Kasım.
Bu ülkede yıllardır tekrarlanan aynı sahne yeniden oynanıyor: kürsülerde süslü sözler, kameralara verilen gülümsemeler, “Öğretmenler başımızın tacıdır!” cümleleri…
Oysa sokağın gerçeği çok daha karanlık, çok daha derin ve çok daha acıtıcı.
Çünkü bu ülkede bugün öğretmenlerin çığlığı var ama duyan yok.
Bu ülkede öğretmenler var, öğretmenlik yapamayan.
Bu ülkede bugün öğretemeyen öğretmenlerin çığlığı, milyonların orta yerinde yankılanıyor; ama hükümet bu çığlığı duymamakta, görmemekte, hissetmemekte ısrar ediyor.
Kimine göre 500 bin, kimine göre bir milyon…
Adı ister yarım milyon olsun ister tam milyon; bu insanların her biri üniversite okumuş, KPSS’de ter dökmüş, gecesini gündüzüne katmış genç öğretmenler.
Ama bugün birçoğu market rafı diziyor, kuryelik yapıyor, pazarda tezgâh açıyor, fabrikalarda vardiya dolduruyor. Çünkü bu ülkeyi yönetenler, onların emeğini, alın terini, hayalini tek bir kararla yok sayabiliyor.
Bu nasıl bir yönetim anlayışıdır ki, öğretmenini işsiz bırakmayı normalleştirmiştir?
Bu nasıl bir zihniyettir ki, gençlerin sesini değil; torpil listelerini esas alır?
Bu nasıl bir devlet aklıdır ki, okullarda öğretmen açığı varken, yüzbinlerce nitelikli öğretmeni kapıların önünde bekletir?
Her sabah elinde CV ile iş arayan, 28’ine 30’una gelmiş hâlâ hayatını kuramayan, evlenmeye cesaret edemeyen, ailesine yük olduğunu düşünen bu öğretmenler,kendini ülkenin utanç hanesinde görüyor.
Ve iktidar bu utancı örtmek için tek bir adım atmıyor. Çünkü duymuyorlar.
Çünkü görmek işlerine gelmiyor.
Çünkü liyakati değil, sadakati seviyorlar.
Ülkenin dört bir yanındaki 92 eğitim fakültesi mezun vermeye devam ediyor, 212 bin öğrenci okul sıralarında gelecek hayalleri kuruyor, her yıl 50 bin genç diplomalarını alıyor.
Peki iktidar ne yapıyor?
20 bin ya da 25 bin atama açıklayıp “müjde” diye pazarlıyor.
Bu, açıkça gençlerle alay etmektir.
Ücretli öğretmenliğin 86 bin kişiye çıkması, devletin kendi ayıbını kendi eliyle belgelemesidir.
Derslikler boş, öğrenciler öğretmensiz, eğitim çökmüş; ama bu çöküşü onarmak yerine düşük ücretle yama yapmaya çalışıyorlar.
Bu düzenin adı açıkça sömürüdür.
Binlerce öğretmen Ankara’ya gelip ek atama diye haykırıyor; ama hükümet bu çığlığı duymuyor.
Duymamakla kalmıyor, görmezden gelerek bu dramı büyütüyor.
Çünkü onlar için “öğretmen” sadece konuşma metinlerinde kullanılan bir kelime.
Gerçekte ne değer veriyorlar ne sorumluluk alıyorlar.
Bugün 24 Kasım.
Bu ülkede gerçekten kutlanacak bir şey var mı?
Ay sonunu getiremeyen, ailesinden harçlık alan, “öğretmen” yazan diplomasına rağmen bir sınıfa giremeyen gençlerin yanında kim hangi yüzle öğretmenler gününü kutlayabilir?
Bu ülke, öğretmenine sırt döndüğü sürece aydınlanamaz.
Bu ülke, öğretmenine hakkını vermeden çocuklarını geleceğe taşıyamaz.
Bu ülke, gençlerini işsizliğe ve umutsuzluğa mahkûm eden bu düzeni değiştirmeden düze çıkamaz.
Ve tüm bu karanlığın içinde bir gerçek daha var:
Tüm baskıya, umursamazlığa ve duyarsızlığa rağmen, bu ülkenin öğretmenleri hâlâ Atatürk’ün izinde ayakta duruyor.
Atatürk’ün şu sözü bugün hiç olmadığı kadar anlamlı:
“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.”
Bugün öğretmenler kırgın olabilir, yorgun olabilir…
Ama umutsuz değil.
Çünkü bu ülkenin öğretmeni varsa,
bu ülkenin umudu da vardır.
Ve o umut, er ya da geç bu karanlığın en sert duvarlarını bile yıkacaktır.
